DOLAR 9,23140.54%
EURO 10,74070.38%
ALTIN 524,35-1,10
BITCOIN 5721649,05%
Muğla
18°

HAFİF YAĞMUR

05:44

İMSAK'A KALAN SÜRE

X
Mehmet Şirin Beyaz

Mehmet Şirin Beyaz

26 Ocak 2021 Salı

İNCE MEMED ( Kitap Tavsiye)

İNCE MEMED ( Kitap Tavsiye)
0

BEĞENDİM

ABONE OL
  • Eser, yeni kurulmuş Cumhuriyet Dönemini konu eder. Dört ciltten oluşan kitap 1955-1987 yılları arasında yazılmış. Yani 32 yılda tamamlanmıştır. Yaşar Kemal, bu 32 yıl boyunca İnce Memed eseriyle kalmamış, arada hatrı sayılır sayıda kitaplar da yazmıştır. Bu ülkenin yetiştirdiği en güçlü kalem olan yazarımız  dünya edebiyatında önemli bir köşe almıştır İnce Memed’le. Öyle ki İnce Memed kırktan fazla dile çevrilmiştir.

     Tanıtımımıza bağlamından kopmadan; İnce Memed; bir halk hikayesini konu eder, sisteme başkaldırıdır. Feodaliteye, sömürüye ve zulme. Yazarın akıcı diliyle birlikte betimlemeler mükemmel. Öyle ki Çukurova’yı görmeyenler bile oraya gittiğinde yabancılık çekmeyecektir. Aynı şekilde “ İnce Memed’i yolda görsem tanırım” diyenler çok olacaktır. Yine Anadolu’nun kültürünü, İnançlarını tabularını ince ince işlemiştir yazar. Konular arasında geçişler çok yumuşaktır, “ne ara bu konuya geçtim” diyemeden kendinizi konunun ortasında bulursunuz. Topal Ali, Hürü Ana, Ferhat Hoca, Hatçe, Seyran, Döndü, Ali Safa Bey, Hösük, Cabbar, Recep Çavuş.. Karakterler o kadar gerçekçi ki her gün çarşıda sokakta bulabileceğimiz karakterlerden. Bir solukta okunacak bir eser. Tabi bu mükemmel eser halk arasında ciddi bir karşılık görmüş olacak ki İnce memed üzerine Zülfü Livaneli,Grup yorum gibi ciddi kitlelere hitap eden sanatçılar eseri müzik olarak paylaşmışlardır. Özellikle Grup yorum müziğin girişinde; kavalı, Çukurova’ nın böceklerini, çakır dikenini, o sıcak havanın buhranını ve Memed’in  filintasından çıkan fişeğin seslerini mükemmel harmanlayıp seslendirmiş ki her dinlediğinizde İnce Memed’in serisini okumuş gibi hissedersiniz.
“Ah Memedim, Şahinim”

 

 

Devamını Oku

Gülsuma’nın Beyazı. Bölüm 2.

Gülsuma’nın Beyazı. Bölüm 2.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Zaman seni evlilik çağına getirmişti.

Yine bir sonbahar zamanı kente göç etmiş, kentin o koca ışıkları içinde hayallere dalmıştın. Bu mevsimde yörenizde düğünler çok fazla oluyordu. Göçebe bir hayat yaşayan ailen ve akrabaların yaz ve kış aylarında yoğun çalıştığı için genelde sonbahar aylarında düğünler yapılırdı.

Mevsim sonbahar;

Ağaçlar sararıp tek tek yapraklarını yere bırakıyor, yerlerde sarı renkler her geçen gün artıyordu. Sende buruk bir sevinç. Kardeşlerin giyinmiş kuşanmış, Ali’nin düğününe gitmek üzere hazırlıklara başlamıştı bile. Semih’in mağazasına gidilecek, orada gelin ile damat için kıyafetler bakılacaktı. Bilemezdin hayatının önemli bir dönüm noktası olacağını.

Suna; (Senden küçük kardeşin)

  • Gülsuma, hadi kalk düğün hazırlıkları yapacağız.
  • Tamaaam!

Evdeki bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra Semih’in mağazasına gittiklerinde, Semih dükkanı açalı çok olmamıştı.

Suna;

  • Günaydın Semih abi

Gülsuma, daha titrek bir sesle;

  • Günaydın Semih abi.
  • Günaydın Suna, günaydın Gülsuma

Suna;

  • Gelin ile  damat geldi mi?

Semih;

  • Yoldalar, gelirler birazdan. Fatma’nın amcası yine olay çıkarmış. Düğün gününde olacak iş mi bu Allah aşkına? Oğlum Ferit’e alacağım, yeğenim Fatma’yı. Ya Ali ile Fatma’nın aşkını bilmeyen var mı? Fatma’ya babadan kalacak iki dükkan, biraz da arazide gözleri. Güya Fatma’ yı oğluna alacak, Fatma’ya da babadan kalan mirasa konacaklar. Tüüüh!

Suna; haklısın abi.

(Araba sesi gelir)

  • Hah! Gelinle damat da geldi.

(Birden bağrış sesleri)

  • Bu düğün olmayacak(Fatma’nın amcası, Samet)

Samet, elinde, bıçak sağa sola saldırır. Birden mağaza boşalır. Etraftakiler kaçışmaya başlar. Gülsuma kalakalır mağazada. Her tarafta ışıltılar ve gelinlikler! Hele bir gelinlik var ki…

Gülsuma küçük küçük adımlarla gelinliğe doğru gitti, gözlerini sağa sola gezdirdikten sonra, kendisinden başkasının olmadığına emin oldu ve  gelinliğe doğru biraz daha kararlılıkla yürüdü. Kendi nefesinin sesini duyuyor, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oluyordu. Artık sağa sola bakmayı bırakıp, gelinliğe dokundu ve giymek üzere soyunma kabinine geçti. Kalbi güm, güm! Üstündekileri hızlıca bedeninden sıyırdı, bir an gözleri memesindeki ve karnındaki yanık izlerine takıldı. Ve hemen izlerden gözlerini kaçırdı. Gelinliği üstüne giydi. Arkasından aynanın karşısına geçti. Heyecan daha da şiddetlendi. Birden at sırtında ve kamyon üstünde kurduğu hayali geldi aklına. O ışıltılı hayali.

 

Şimdi de gözlerine cansız manken takıldı. Hemen yanında Ali’nin damatlığı. Ve o hayal yine araladı kendini, Gülsuma’nın aklında. Bu bir hayal de olsa yaşanmalıydı. Damat kıyafetlerini cansız mankene giydirdi. Pantolon, gömlek, ceket ve şimdi de kravat. Tam takır giydirdi mankeni. Kendi kollarını, cansız mankenin cansız kollarına geçirdikten sonra, aynanın karşısına geçti. Yanık ellerini gelinliğin altına gizledi. Evet işte, şimdi olmuştu. Aynanın karşısındaydı artık. Elleri görünmüyordu, peki yüzün? Yanındaki mankene baktı,mankenin kafası yoktu, kendisinin de olmamasını istedi şimdi, kafasını saklayacak hiç bir yer yoktu çünkü. Fakat derin izlerle, hala aynanın karşısındaydı. Molla babasının Kuran-ı Kerim’i bitirdikten sonra söylediği sözleri anımsadı. – Eğer bir şeyi çok istersen, bu kutsal kitabın hatrına, saf bir gönülle Allah’tan iste,karşılıksız kalmayacaktır.

Gülsuma, belli belirsiz bir mırıldanma

  • Allahım bu güzel anı, bu mutluluğu bana da tattır.(Sesinde hırıltılar).

Kapıdan bir cızırtı. Kapı yavaş yavaş açıldı. Gülsuma’ nın hayatındaki en uzun süreydi belki de.

  • Ali!
  • Gülsuma!

Ali olanların hepsini olduğu gibi görmüştü-duymuştu.

Gülsuma apar topar soyunma kabinine attı  kendini,(ağlama sesleri)

Ali sırtını duvara dayadı, yavaş yavaş duvarın dibine çöktü. Az daha sesini yükseltti,

  • Gülsuma…

(İçerde hala ağlama sesleri geliyordu)

  • Allah!, Dedi Ali.

Ali, Gülsuma’nın halasının oğlu. Ali’ nin babası, Ali doğmadan önce göçebe hayatnı bırakmış, elinde kalan koyunları satıp bir bakkal açmıştı. İşleri çok iyi gidince, ev alıp satarak memleketin en varlıklısı olmuştu. Yine Fatma’nın babası Arif Bey’le ortak işlere girdiğinden, ailece görüşür olmuşlardı. Tabi bu arada Ali ile Fatma da birbirlerine sevdalanmış, aileler bu duruma olumlu yönden bakmışlardı. Fatma’nın amcası hariç. (Ta o zamanlarda bile ortanca oğlum Ferit’e alacağım Fatma’yı demişti.)

Fakat Ali, son zamanlarda bir tuhaflaşmış, avurdu avurduna geçmişti. Bu durumu sezen Fatma “evlilik stresi” deyip geçiştirmişti. Ali son zamanlarda, İslami bir cemaate sıkça uğrayıp, göğsündeki iman şevkiyle Allah’ı düşünür olmuştu.

 

Gelelim, düğün sabahına.

Fatma’nın amcası, ortalığı karıştırdıktan sonra, Ali de oradan uzaklaşıp yine camiye sığınmış, sanki Gülsuma’nın o halini Allah görmemiş gibi gördüklerini bir bir anlatmaya başlamıştı. Birden Allah! Dedi. Allah’tan istedi. Allah’a sığınan düşmez, düşmemeli! Saatlerce kaldı camiide. Bedenine bir ağırlık çöktü, kendisini kocaman avizelerin altına halıların üstüne uzattı ve gözleri yavaş yavaş kaymaya başladı. Avizeden midir bilinmez, göz kapaklarının içine sızan ışığın kararmasıyla daldı uykuya.

  • Kalk Ali!
  • Nuri hocam.
  • Düğünde olman gerekmiyordu Ali? Bütün gece herkes seni aradı durdu. Dergahta da yoktun, doğrusu burada olabileceğin aklıma gelmişti fakat nedense gelmedim.
  • Hocam, bilmiyorum. Şey, ben dalmışım. Eve gideyim ben iyisi mi.

Ali, aklında binlerce soru ve sırtında büyük bir ağırlık. Gülsuma Allah’tan istedi, Allah’ a sığınan düşmez! Peki ya Fatma? Onca sevmeler, inanmalar? Ama Gülsuma ”Allah” dedi. Allaha sığınan düşmez! Fatma da iyi kızdır hani, hep sevdi beni, bekledi. Ben de sevdim onu fakat, bilemediğim bir boşluk vardı içimde, tanımlayamadığım. Adını koyamadığım…

  • Oğlum nerdesin sen!?
  • Baba, şey…
  • Düğünün var, ve sen ortada yoksun!
  • Baba, Fatma’nın amcası mağazayı bastı, herkese saldırdı biz de kaçıştık.
  • Gösteririm ben o ite!
  • Baba düğünü biraz ertelesek mi?
  • Ne diyorsun oğlum sen, o kadar insan çağırdık, sözler verdik. Eğer o deyyusdan korktuysan, ben ona bildiririm haddini. Benim biricik oğluma saldırmak neymiş? Pişman ederim onu.

(Düğün ertlenir)

Gülsuma eve döndüğünde içinde bir utanma duygusu taşıyordu. Günlerce her zamanki gibi eve hapsetti kendini. Cehennemine.

(Bir kaç gün sonra)

Gülsuma, annesi ile babasının yatak odalarındaki konuşmalarını işitiyordu.

Annesi;

– Keşke biri gelse de Gülsumayı da istese. Baksana kalacak böyle.

Babası;

  • Kim ister ki onu?  Haa, aslında arkadaşım Hüseyin Efendi için olabilir. Hanımı yeni vefat etti zaten. Camiiye giderken sohbet ederiz daima Hüseyin efendiyle. Sürekli yalnızlıktan şikayet edip duruyor. Bir gün konuyu açsam mı? Ne dersin? Zaten başka da kimse istemez Gülsuma ‘yı.

Anne; (susar)

Gülsuma’ ya bir karanlık daha çöktü..

 

Ali’nin evinde bir kıyamettir kopmaya başlamıştı. Ali’nin babası Zülfü Bey;

  • Ne demek evlenmeyeceğim, bu çocuk oyuncağı mı? Fatma’ya, Arif Bey’e aile efradımıza ne deriz?

Ali, kapıyı çarpıp dergaha gitmek üzere evden çıktı. Kader, insanın elinde olan mıdır? Yoksa zaten alnımıza yazılan mı? Nuri Hoca sohbette bahsetmişti, cüz-i  irade ve külli irade, insanın elinde olan kader ve elinde olmayan kader. Peki, Gülsuma bu kaderin neresindeydi? Böyle yaşamak onun kendi iradesi dışındaydı, bunu o seçmedi hiçbirimiz kendi kaderimizi her zaman seçemeyiz. Gülsuma benim kaderim-sınavım mı olacak? Sorular beyninin içini kemiriyordu. Artık iyice yemeden içmeden kesilmişti. Fatma’ yı da aramaz olmuştu. Zülfü Bey, Ali’nin bu evliliği istemediğini Arif Bey’e söylemek zorunda kalmıştı. Artık yanan bir kişi daha vardı. Fatma..

Fatma da yemeden içmeden kesilmiş, avurdu avurduna geçmişti. Günler sonra Ali’yle yolda karşılaşmış;

  • Senin inandığın Allah, birini yarı yolda bırakmayı hoş buluyor mu? Sevgimize ne oldu Ali?

Ali bir şey diyememiş yüzünü alıp her zamanki gibi dergahın yolunu tutmuştu. Ve ailesine son kararını vermeye karar vermişti.

  • Baba, anne ben Gülsumayla evlenmek istiyorum.

Zülfü Bey ile Zelal Hanımın nutku tutulmuş, gözleri adeta soğuk bir mermere dönüşmüştü. Doğru duyduklarını teyit etmek için şaşkınlıkla bakıştılar.

Zülfü Bey;

  • Gülsumayla mı?

Zelal Hanım;

  • Gülsuma mı?

Evet doğru duydunuz, Gülsumayla evlenmek istiyorum.

Varlıklı ailenin tek oğlu Ali, eli ayağı tutmaz bedeni yanık bir kızla evlenmek istiyordu. Aklını yitirmiş olmalıydı.

Ali yolunu yine dergaha düşürdü. İçeri girdiğinde Nuri Hoca oturmuş Kuran-ı Kerim okuyordu öyle derin, etkileyici. Ses o kadar huzurluydu ki, Nuri Hoca’ nın “Sadakallah-u Azim” demesiyle o keskin huzur cam gibi paramparça oldu.

  • Ne oldu evladım, bu günlerde bir garip hal var üstünde sanki.

Ali yutkundu, bu çıkmazı Hoca’ya bir bir anlattı. Hoca da sessiz sessiz dinledi. Kah şaşırarak.

  • De ki; Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an erteleyebilirsiniz ne de öne alınabilirsiniz.

Ali;

–   ?!

Nuri Hoca

  • Az önce okuduğum, Sebe Süresi 30. Ayet.

Ali sırtında ağır bir yük varmış gibi az önce oturduğu yerden ellerini yere dayayarak ayağa kalktı. Nuri Hoca bir süre Ali’yi izledikten sonra, rahlede duran Kur’anı yeniden açtı, okumaya başladı

  • Eüzübillahimineşş…

Ali dergahtan uzaklaştıkça hoca’ nın sessi gittikçe cılızlaşıyordu. Ayakları onu Gülsuma’nın evlerinin önüne götürüyordu.

Sunaydı (Gülsuma’nın kardeşi) çalmayan kapıyı açan. Karşısında uzun boylu, yakışıklı, her kızın hayranlıkla baktığı Ali duruyordu. Yöre halkının tüm genç kızları muhakkak bir kere bile olsa Ali’yle evlilik hayali kurmuştur. Suna da.

Suna bir an duraksadı

  • Aaali? (Abi diyemedi)
  • Gülsuma evde mi?

Suna şaşırarak;

  • Evet, evde.
  • Konuşmalıyım onunla.
  • Çağırayım. Gülsumaa!

Suna düşünemeden edemedi “ Ali’nin Gülsumayla ne işi olabilirdi ki?”

Gülsuma kapıda Ali’yi görür görmez yanık yüzü alev alev olmuştu. Utanarak,

  • Buyur Ali abi.
  • Konuşmalıyız.

Gülsuma sustu, gözlerini yere dikti.

Ali; – Gülsuma, eğer sen de istersen, ben seninle evlenmek istiyorum.

Kapının arkasında dinleyen Suna istemsizce bir çığlık attı. – Aaaa!

Gülsuma ağzı açık içeri koştu. Yaşanılanlar  kısa zamanda kasaba halkının diline düştü.

  • Neyyy o suratsız Gülsüma, Ali gibi yakışıklı hem de varlıklı biriyle mi evlenecekti, üstelik bunu isteyen Ali! Olur şey değil.

Kasaba çalkalandı, elbette Gülsuma’ nın annesi ve babası da bu habere çok şaşırmış, bir taraftan da sevinmişlerdi.

Arif Bey de bu arada boş durmamış, Nuri Hocayla haber göndermiş, eğer Gülsumayla evlenirse evlatlıktan reddedeceğini söylemişti. Belki vazgeçer umuduyla. Fakat Ali vazgeçmek bir tarafa bir an önce Gülsumayla evlenmek için hızlı hareket etmişti. Nuri Hoca da elini taşın altına koymuş, Ali’ ye babalık görevini yerine getirmekten çekinmemişti.

Fatma da bunalıma girmiş, bir kaç başarısız intihar girişiminden sonra, Arif Bey de silahını alıp Zülfü Beylerin kapısına dayanmıştı. Fakat Zülfü Bey dışarı çıkmamıştı. Bir kaç el ateş eden Arif Beyi, Jandarma çevirmiş bir kaç gün nezarethanede misafir etmişti, yine de Arif Beyin içi soğumamıştı.

Bu olan bitenden sonra belki Ali kararından vazgeçer diye bi kaç haber gönderirler fakat Ali;

  • “Allah’a sığınan düşmez!“ Deyip kararından vazgeçmemişti.

Gülsumanın ailesi bu talepten çok memnundur. Gülsuma kendi cehennemine gömülmüş, şaşırmış, sevinmiş, üzülmüş ağlamış, gülmüş, anlayamamıştı.

Gülsumam! Gözlerini tavana diker, mutluluk mudur acı mıdır bilinmez, gözyaşları yüzünün derin yerlerinden aşağıya süzülüp durdu.

Ali, Nuri hocayı alıp Gülsuma’ nın evine gider. Molla babadan Gülsuma’yı, Nuri Hoca ister, Molla da “olur” deyip sözü verir. Ali’de derin bir yara Gülsuma’da da korkunç bir heyecan vardı. Nişanı takmadılar, Gülsuma’nın yanan parmaklarına göre yüzük yoktu çünkü. Onun yerine bileklerine bir gümüş bilezik takmayı düşünseler de bunu yapmadılar. Gülsuma nişan tarihi yaklaştıkça parmaklarını çekip uzatmak, herkesin parmağı gibi yapmak istediyse de bunu haliyle başaramadı. Eliyle yüzüne dokunduğunda, gözyaşları nasıl da süzülüp yere patır patır düştü.

Karar verilmişti, nişan yapılmayacaktı. Düğün tarihi verilmişti. Ve o gün geldi çattı. Kaderin tersine döndüğü Semih’in mağazasında kıyafetler alınacaktı.

  • Gülsuma! Hadi gidip gelinlik bakacağız. Sanki akşama gelin olacak benim! Uyansana!
  • Tamam.

Semih’in mağazasına gittiklerinde Semih, mağazada onları merakla bekliyordu. Gülsuma’nın gözleri, ayaklarının ucunda içeri girdi. Hemen arkasından Ali geldi. Gülsuma soyunma kabinine girdi. Usulca soyundu, gözleri; yine göğsünden karnına doğru inen derin yanık izlerine ilişti. Bu defa uzun uzun seyretti yanıklarını. Korkuyordu, daha kendisi alışamamıştı yanıklarına. Peki ya Ali?

Suna;

  • Gülsuma giyinmedin mi?

Gülsuma hızlıca giyindi, aynanın karşısına geçti.

Ali de üstünkörü giyinmiş,   “Allah’a yaslanan düşmez” deyip duruyordu.

İşte Gülsuma çıktı. Ali, Gülsuma’ yı görür görmez içine korkunç bir karanlık çöktü.

“ Allah’a sığınan düşmez deyip, Gülsuma’ ya ellerini uzattı. Gülsuma bir elini gelinliğin yenine geçirdikten sonra, diğer eliyle Ali’ nin koluna girdi. Ardından da Alinin koluna iliştirdiği elini de saklamak üzere gelinliğin içine çekti. Şükür ki duvağı vardı. Birlikte yavaş yavaş salona doğru yürümeye başladılar, ikisinin de karnında dayanılmaz bir ağrı.

Artık koluna girdiği cansız bir manken değil, canlıydı ve çok yakışıklıydı. Yürürken salona doğru anımsıyordu rüyasını; o buğday tarlasında güneşin kapattığı o yüz, Ali’nin yüzüydü.

Henüz Aliyle bir söz bile etmemişlerdi.

Salona varmışlardı, gelenler de meraktan gelmişlerdi. Arif Bey ve Zelal Hanım da düğünde bulunmamışlardı. Salona ikisi birlikte çıkar çıkmaz herkeste bir bir suskunluk,  yas evi gibi.

Gülsuma, salonda yürürken kendisini hala buğday tarlasında hissediyor, eli gelinliğine değdiğinde parmaklarına sanki can girmiş,parmakları uzamış da buğday başakları avuçlarının içiyle dokunup geçiyordu. Bir rüya mıydı, gerçek miydi hala farkında değildi.

(Salonda alkış yok, gözler Gülsumayla Alinin üstünde)

Gülsuma’ nın genzine kavruk buğday kokusu ilişti.

Devamını Oku

Gülsuma’nın Beyazı (Özgün Hikaye)

Gülsuma’nın Beyazı (Özgün Hikaye)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gülsuma’nın Beyazı. 1. Bölüm

Okuyacağınız  hikaye gercek olaylardan esinlenerek kaleme alınmıştır.

Geceleri uzun geçen ve yöre halkının uzun yatıp gündüz çok çalıştığı zamanlardı. Akşamları, gaz lambalarının tüttüğü, yine gecelerin uzun olmasından mıdır yoksa insanların daha sağlıklı olmasından mıdır bilinmez, en fazla sevişmelerin olduğu ve çocuk sayısının çok olmasında bu gecelerin katkısı inkar edilmezdi.

Gülsuma da bu gecelerin çocuğu.. Ah Gülsuma, ay gibi parlayan bir yüzün ve kapkara gözlerinle yayla halkının  en güzel bebeği olarak dünyaya geldin. Hele ki derin vadilerden koşarken, oba halkının sana hayran bakışını  “ve böyle bir güzelliğin başka kimsede olmadığına dair yeminler edebilirlerdi” o melun olay başına gelene kadar. Kimse tahmin bile edemezdi, hangi gelini görsen o gelinlikle nasıl hayaller kurduğunu…

Ve herkes ardından ağıtlar yaktı…Gülsuma diyorum önüne hep ah! koyarak..

O melun olay demiştim;
Mollalar vardır, herkes bilir. Kırsal kesimlerde Allah’ın ve devletin unuttuğu yerlerden bahsediyorum. Medreselerde bir alimin yanında kısa ve uzun vadede din eğitimi almış az ya da çok ilim öğrenenlere bu yörelerde melle (molla) derler.

Baban mollaydı Gülsuma. Kıl çadırında yaşadığınız o günlerde molla baban yine sevişmek istemiş olacak ki gecenin bir yarısı gaz lambasını söndümek isterken titrek ellerinin arasından düşen lambanın bedeli ağır olmustu. Kıl çadırını saran alevlerde kaldı Gülsuma. Enkazdan geriye iki yatak, bir peynir bidonu bir de hüzünlü hikayenin başlangıcı kalmıştı. Yüzünde ve ellerinde derin yanıklar oluşmuştu.

Yöre halkı ve molla baban bu hikayeyi çabuk unuttu be Gülsumam.
Büyüyordun kederinle, artık uçsuz bucaksız ovalardan, kıl çadırına gömülmüştün. Biliyordun,  hissediyordun herkesin sana acıyarak baktığını.
Zaman acılarla yoğururken, sen alışamamıştın ellerinin ve yüzünün yanıklığına..
Göçebeydi Gülsuma’nın ailesi. İlk cemre düştüğünde beş büyük baş ve her yıl sayıları değişen küçükbaş hayvanlarınızı önünüze katar, atlarla yaylaların; yüksek,ağaçsız yeşil dağlarına konaklardınız. Baharda yağmurlar en coşkun haldeyken, sarp kayalardan derin vadilerden geçerdiniz.

Unuttun mu Gülsuma o kadar yolu yürüyemezsin diye -her göçebe ailenin yaptığı gibi- annen atlara yatağını, kapkacağını yükler seni de yatağın üstüne bağlardı. Kilometrelerce yolu nal sesleriyle at sırtında bağlı bir şekilde giderdin. Atın her adımında gökyüzünün açısı değişirdi.Rap! Rap! Gökyüzü bir sağa bir sola…

Yaz aylarını, yüksek yaylaların serinliğinde geçirdikten sonra yaylalarda kuraklık başlar, sonra kasabaya geri dönmek üzere bu defa kamyonlara evler yüklenir.Evlerin üstüne de insanlar binerdi. At sırtından daha konforluydu elbet. Yatağın üstüne uzanıp yıldızları seyreder hayallere dalardın. Neredeyse hep aynı hayal; üstünde beyaz uzun bir elbise (ne olduğunu bilemedin) yaz sıcaklığının kavrukluğuyla bir buğday tarlasının içinde yürürken, parmaklarının ucuyla buğday başaklarına dokunup geçerdin. Güneş olanca kavrukluğuyla tatlı bir şekilde ışıldıyor, yanında yüzünü bir türlü seçemediğin bir adam..

Yıllar geçti böylece. Artık göğüslerin dolgunlaşmış, vücudun bir çocuk vücudandan kadın vücuduna verilmişti. Aynanın karşısında yüzüne dokunduğunda, o toparlak ellerin sanki bir bıçak gibi yüzünü deşiyordu…

Devami çok yakında…

Devamını Oku

Canistan (Kitap Tavsiyesi)

Canistan (Kitap Tavsiyesi)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eser :Canistan

Yazar: Yusuf Atılgan

Yazarın son-aslında yarım kalmış kitabı canistan kısa akıcı bir roman. Esasında tasarlarken dört bölüm (Duruşma, Yargıç , Tanık ve Sanık) olarak kurgulamıştır. Fakat “Sanık” bölümünü tamamlayamadan ölmüştür.
Okurken olayları birebir yaşatır yazar. Kurtuluş savaşı zamanını anlatırken birden kendinizi savaşın ortasında buluyorsunuz.

Yine savaşın acı yüzünü- dul kalmış kadınları,babasız kalmış çocukları da işlemiştir.
Kısa, son derece etkileyici ve bilgilendirici bir kitap.

Devamını Oku
%d blogcu bunu beğendi: