DOLAR 9,36990.4%
EURO 10,91720.57%
ALTIN 533,650,74
BITCOIN 5799350,29%
Muğla
18°

AÇIK

12:54

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

X
Azraili döven adam.(Özgün Hikaye)
504 okunma

Azraili döven adam.(Özgün Hikaye)

ABONE OL
Mayıs 4, 2021 12:06
Azraili döven adam.(Özgün Hikaye)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Okuyacağınız hikaye tamamen gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmıştır.

-Kadriyeeeee değneğimi getir çabuk. Geldi benamus azrail canımı almaya, diye bağırdı 5 günlük ölüm uykusundan uyanınca. 5 gündür bilinci kapalı bir şekilde bu yer yatağında yatıyordu.

Gözlerini bir kere olsun açmamış, çorbadan başka kursağından lokma geçmemişti. Karısı Kadriye, oğlu Ali ve büyük kızı Fatma, yatağa düştüğü ilk günden beri etrafında dolanmış hayata dönmesini dört gözle, birazda endişe ile beklemişlerdi.

En küçük kızı Rahime daha kundaktaydı ve annesi hem kendisine hemde kocasına bakmak için basık damlı iki göz kerpiç evde dört dolanmış, dizlerinde derman kalmamıştı.Bir yandan dökülmeye yüz tutmuş ahırdaki bir kaç ineğin yemi ve suyu, bir yandan kundaktaki bebek, bir yandan ölüm döşeğindeki kocası, daha otuzbeşinde bile olmayan kadını en az ellisinde gösteriyordu.

Zaman zaten insanı fena yıpratır ama hayat bunun hızlanması için zamana iştirak etme telaşına düşerse yandın gitti.

Kadriye, kocasının değnek isteyen sesini duyunca ahırdaydı. Ahırın girişine, kapının eşiğindeki saman yığının kenarına kundaktaki Rahimeyi koymuş hayvanlara su veriyordu. Önce hayal ettiğini düşündü ve fazla üstelemedi. Zira kaç gecedir uykusundan kabuslar görerek uyanıyor, kocasının ona seslendiğini duyuyordu.

Her seferinde heyecanla yataktan fırlayarak iki metre ötesinde yatan kocasının başına üşüşüyordu. Her seferinde kocasını, yüzlerce yıldır yatıyormuş gibi derin ve kıpırtısız buluyor ve hayal kırıklığına uğruyordu. Çaresiz bir şekilde kocasının başında oturup saatlerce ve sessizce ağlayarak sabahlıyordu.

Bu ağlamalarr bazen yerini şiddetli nöbetlere bırakıp isyankarlığa kadar vardırıyordu.Kocasının böyle bir anda, hiç bir sebep yokken ölüm döşeğine düşmesinin isyanıydı bu. Daha bir hafta evveline kadar sapa sağlam olan dev gibi kocası şimdi bir ölü gibi oracıkta yatıyordu. Böyle mi ölecekti hayat arkadaşı? Dosta güven, düşmana korku salan bu geniş omuzlu pehlivan boylu adam? Daha kırkına bile varmadan, ardında üç yetim sabi bırakıp gitmekte neydi? Allahın kendilerine biçtiği kader bu kadar çetin mi olmak zorundaydı?

Kocaman elleriyle çocuklarının başını okşayadam doya doya, göçecekmiydi hayattan? Sert ve gür sakalı her uzadığında ” Kadriye, getir hele traş takımını” diyemiyecekmiydi artık? Traş takımını alıp harıl harıl yanan sobanın yanına kurulmayacakmıydı artık? Çocukları, babaları çok ehemmiyetli bir iş yapıyormuş gibi nasıl sakalını traş ettiğini büyümüş ve merak dolu gözlerle izleyemeyeceklermiydi? Dışarıda devasa gövdesi ve çelik gibi iradesiyle etrafındaki insanlardan çok ciddi saygı ve hürmet gören kocası eve gelince yumuşacık bir pamuk yastığına dönüşüp Ali ve Fatma ile oynamayacakmıydı artık?

Hasta olduğunun ilk günü ”Hanım, dizimde derman yok, şuraya iki yastık iliştirde sırtımı dayim” demişti ve iliştiği yataktan bir daha kalkamamıştı. Kış aylarında böyle üşütür insan deyip fazla üstelememişti karısı ama günün sonunda adamcağızın koca cüssesinden şarıl şarıl terler akmış ve ateşi adamakıllı yükselmişti.

En yakın hastene at sırtında yarım, yürüyerek en az bir buçuk günlük mesafedeydi. Büyük şehirlere gidip gelenler vasıta gördüklerini söylemişlerdi ama buralarda kimsenin vasıta falan gördüğü yoktu.

Kazaya cereyan geldiği haberleride gelmişti ama daha bu çok uzaktaki dağ köyüne böyle icatlar yetişmemişti. Ne yapmalı ne etmeli de birilerine haber vermeli vaziyeti diye telaşa düşen Kadriye, 8 yaşındaki oğlu Ali’yi kalınca giydirip komşulara, aman dilemeye göndermişti.

Telaş halinde gelen komşular bu karlı ve fırtınalı havada kazaya insan taşımanın zor olduğunu, heleki bu insanın böyle ateşler içinde zangır zangır titreyen dev gibi biri olunca mazallah yolda vefat edeceğini söyleyince Kadriye iyice endişenlenmiş ve dizleerinin bağı çözülmüştü. Hayattaki tek dayanağı olan kocasının böyle birçare hale gelmesine kahrolup ilk gece sabaha kadar içi parçalanırcasına ağlamıştı.

İkinci gün hastanın durumu iyice ağırlaşmış ilk gün zar zor ağzına koyduğu bir iki lokmayı da artık yiyemez olmuştu. Beni benzi adamakıllı solmuş ve bilinci hemen hemen tamamen kaybolmuştu. İyice telaşa kapılan Kadriye, çaresiz yine kolu komşunun kapısını çalmıştı. Öyle sert bir kış dayanmıştıki kapılarına, 50 adım uzaklıktaki komşuya yürümek bile zahmet hale gelmişti.

Komşular bu sefer yanlarına köyün imamınıda alarak hastanın başında toplandılar. İmam köyün en çok seyehat edeni olduğu gibi en çok mektep ve medrese gören zatıydı. Hasta adamın baş ucunda bir Yasini-i Şerif ve şiddetli şifa duaları okuduktan sonra iki odalı dar kerpiç evi hınca hınc doldmuş olan köylüye dönerek ” durumu iyi değil, sabaha tipi diner dinmez iki kişi atlara binip Yukarı Değirmenciler köyündeki Hacı Hasanı getirmeleri için göndermek lazım” demişti. ”

Hacı Hasan bu yörenin en şifalı ellerine sahip mübarek adamdır.” demiş ve Kadriyeyi teselli ettikten sonra kendisi önde olmak kaydıyla köylüyü peşin sıra dağıtmıştı. Kadriye, ocağın ateşini her daim har tutmuş, üstünde çorbalar pişirmiş ve kocasına birazda oğlu Alinin yardımıyla içirmişti.

Çocuklar yattıktan sonra Kadriye kaderiyle iyice başbaşa kalmış, evin iki penceresinden birinin önünde, kocasının yanı başında sabaha kadar yağan karı seydedip ağlamıştı. Hastaya bakmak Kadriye ve yöre kadınları için zor iş değildi. Kadriyeyi derinden kahreden ve için için kemiren iki şey vardı. Birincisi kocasının bilincini kaybetmesiydi.

İkincisi ise dağ gibi, pehlivan gibi kocaman kocasının hela hacetini bile göremiyor olması ve altını pislemesiydi. Aslan gibi kükreyen bu babayiğidin bu hale, bu yaşta düşmesi hele hele sadece iki günde böyle pejmürde hale gelmesiydi Kadriyeyi mahveden.

Üçüncü gün sabah ezanıyla birlikte kar ve tipi durmuştu. Güneşin ilk ışıklaıyla köyün iki genci atlara binmiş bir tane yedek atıda yanlarına alarak yola koyulmuştu. Yukarı Değirmenci köyüne varmadan Aşağı değirmenci köyünde mola vermiş bu elim hadiseyi oradaki köylü ile paylaşmışlardı. Biraz soluklandıktan sonra metrelerce kara bata çıka, bin bir zahmetle nihayet Yukarı Değirmenci köyüne gelmişlerdi.

Hemen Hacı Hasanı bularak durumu anlatmışlardı. Hacı Hasan, ölüm döşeğindeki adamı yakinen tanıdığı için çok üzülmüş, karısına hemen çantasını hazırlamasını salık vermişti. Hacı Hasan, bu yörenin tek tabibiydi. Rivayet edilirki dedesi sünnetçi Hızır Dede tarafından eğitilmişti. Hızır Dede, Hasanı çocukluğundan beri gittiği her sünnet merasimine götürmüş bu saygılı ve iyi kazanç getiren zanaatı ona da öğretmişti.

Bu son derece meraklı olan çocuk, sünnet işleri ile yetinmemiş insan bedeninin tamamıyla ilgilenmiş ve zamanla kendi çapında bir tabip haline gelmişti. Yine rivayet edilirki Hasan, Hicaza yani hacca at sırtında gitmiş ve bu yolculuk esnasında çok meşhur bir tabip olan ve güney illerinde ismi Lokam Hafız olan bir tabipten dersler almıştı.

Kabeyi tavaf ederken Yaradana içinden tüm samimiyetiyle yakaramış ve Kabenin duvarına sürdüğü ellerinin hastalarına şifa vermesini yakarmıştı. Yüca Yaradan Hasanın bu samimi duasını kabul etmiş o andan itibaren elini değdirdiği tüm hasta biçareler şifa bulmuştu. Eğer Hacı Hasanın iyileştiremediği bir Hasta var idiyse, o hastanın muhakkak vakti dolmuş demekti. Öyle ya, Yaradanın biçtiği vakti Hacı Hasan uzatamazdı.

Üç atlı, üçüncü günün akşamı köye gelmiş, alelacele hasta evine koşuşturmuşlardı. Hacı hasan, meşin çantasından köylünün meraklı bakışları arasında bin bir çeşit alet edavet çıkarıp hastasını iyice gözden geçirmişti.

Yüzünde telaş, maharetli elleriyle bir saat kadar hasta adamı muayene ettikten sonra yanı başında bitkin halde duran Kadriyeye hasta hakkında bir kaç sual sormuştu.

Eteğinin dibinde, parmakları ağızlarında en az anneleri kadar üzgün ve tedirgin çocukları duruyordu. Herkes tarafından çok sevilip sayılan bu zatın böyle ince bir hastalığa yakalanması apaçık Hacı Hasanı da fena üzmüştü. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar hastasının bedenini incelemiş, küçük cam şişelerden bir kaç ilacı önce iğneye sonra yataktaki adamın vücuduna aktarmıştı.

Yatsı ezanıyla köylü evlerine dağılmış, Hacı Hasan tedavisine devam etmişti. Kadriye Hacı Hasanın etrafında dört dönmüş, herhangi birşeye, ”sıcak su, temiz bez” ihtiyacı olur diye beklemişti. Gece yarısına doğru Hacı Hasan ”benim elimden gelen budur hanım kızım, gerisi takdiri İlahi artık” demiş ve imamefendi ile beraber gitmişlerdi.

Kadriye gece boyunca uykusundan sayısız defa uyanmış, kocasının bu tedaviye bir cevap verip vermediğini kontrol etmiş, her defasında hayal kırıklıklarına boğulmuş, yüreğindeki düğüm büyümüş ve kahrolarak sabahlamıştı.

Dördüncü gün Hacı Hasan, beraberinde imam ve köylüler ile hasta adamın yanına gelmişlerdi. Dün gece verdiği ilçaların hasta üzerinde hiç bir etkisi olmadığını gören Hacı Hasan, adamakıllı endişelenmiş ve yüzü sapsarı kesilmişti.

Çantasından daha değişik cam şişecikler çıkarıp onlarıda hasta adama aşı ettikten sonra imam ile birlikte birer Yasin-i Şerif daha okumuş ve sonra köyüne geri dönmüştü. Bu hadiseler cereyan ederken kara haber tez duyulmuş çevre köylerden haberi alan hısım, akraba ve arkadaşları hasta adamı ziyarete gelmeye başlamıştı.

Kadriye bu gelen insanların kendisine verdiği destek sayesinde biraz toparlamıştı. Bu koca dünyada, bir başına bu kadar yükü kaldırmak kolay değildi. Hele kundakta bebeği ile bir kadın için çaresizlik kelimelerin izah edemeyeceği bir duyguydu. Gelen hısım ve akraba ellerinde çay demi, kesme şeker ve un getirmiş, sağlığında kendilerini gözetip kollayan bu pehlivan gibi adamı hastalığında yanlız bırakmamışlardı.

Dördüncü günün akşamı’ yöre halkı arasında Seyda Efendi olarak tanınan Bedri hoca da ziyarete gelmişti. Medrese ve mektep eğitimi neredeyse hiç olmayan yöre ahalisi, Seyda Efendi her köylerine gelişinde başına toplaşır ve büyük merakla kendisini dinlerlerdi.

Seyda Efendi genelde köyün camisinde, caminin üst katında veya arka tarafında perde ile kapatılmış kısmında kadınlar olmak üzere köylüye envai çeşit Ashabı kiram ve Peygamlerin kıssalarını anlatırdı. Çoğu kez dinimizin kural ve kaidelerini ayetlerden tercüme ederek son derece kararlı ve tehditkar bir şekilde köylüye okurdu.

Genelde bir kaç saat süren bu vaazlar süresince camideki hiç kimseden çıt çıkmaz, tüm ahali pür dikkat ve büyük bir saygı ile Seyda Efendiyi dinlerdi. Vaazdan sonra köylü bu hizmetlerinden dolayı Seyda Efendiye ikramlarda bulunur, tavuk, un, şeker, yağ ve dem gibi erzakları heybesine iliştirirdi. Parayı kesinlikle kabul etmeyen Seyda Efendi heybesine konan erzağa ses çıkarmazdı. Rivayetlere göre bu erzağı toplar, ihtiyacı kadarını evine gerisini fakir fukaraya dağıtırdı. Köylünün Seyda Efendiye teşekkürü bu ufak tefek erzak meselesiydi.

Bir hastası, borcu veya envai çeşit sıkıntısı olan köylü vaazdan sonra Seyda Efendiye yanaşır, derdinin dermanı için kuvvetli nefesi ile bir dua okumasına rica ederlerdi. Seyda Efendi hiç kimseyi kırmaz tüm dertliler için teker teker derdine bağlı olarak dualarını okur, yeri geldimi duanın devamlı tesiri için nuskalar yapardı.

Şimdi Hasta adamın başında dizlerinin üstüne çökmüş olan Seyda Efendi, elini hasta adamın alnına koymuş, gözleri kapalı bir şekilde şifa duları etmişti. İşi bittiğinde Kadriyeye tesellilerde bulunmuş, Yüce Allahın takdirine boyun eğmekten başka çarelerinin olmadığını salık vermiş ve o da diğer herkes gibi gitmişti.

Beşinci günün sabahıydı Kadiriyenin ahırdayken kocasının sesini duyduğu vakit. Yarabbi, ne olur bu sefer hayal görmüş olmamayım?, kocamın sesini gerçekten duymuş olayım diye dua etti. Elindeki su kovasını hemen yere bırakıp yerden kundaktaki bebeği Rahimeyi alarak ahırdan çıktı.

Kapının eşiğine vardığında güneş tamamen doğmuş dünyayı adamakıllı aydınlatmıştı. Kapının eşiğinde kocasının sesini bir kere daha duyar gibi oldu. Kulak kesildi iyice. Evet doğru duymuştu. Kocası var gücüyle, bağırıyordu. ”Kadriyeeeee, Kadriyeeee körolasıca kadın, değneğimi getir dedim sana”.

Kadriye heyecan ve mutluluktan öyle bir telaşa kapıldıki, kucağındaki Rahimeyi nasıl bir çırpıda beşiğine koyduğunu ve ocağın yanında, duvardaki paslı çiviye asılı olan uzunca değneği kapıp kocasının yanınbaşında bitiverdiğini kendisi de anlamadı.

Hasta adam yatağında hafifce doğrulmuş, beni benzi solmuş, kan ter içinde şaşkın gözlerle evin kapısına gözünü kırpmadan bakıyordu. Gözlerinde hem merak hem kararlılık hemde korku vardı. Kadriye gördüğü manzara karşısında sevinçten dilini yutmuş bir şekilde kocasının yanına dizleri üstüne çökmüş değneği kocasının eline sıkıştırmaya çalışıyordu.

Tam bu anda hasta adam ” geldi benamus Azrail, sözde canımı alacak. Bende sana verecek can yok bre Azrail, gel bakalım el mi yaman ben mi yaman?” diye bir nara kopardı. Sanki beş gündür ölü olan kendisi değilmiş gibi çok çevik bir hareketle Kadriyenin eline tutuşturmaya çalıştığı değneği kocaman eline aldı.

Diğer eliyle Kadriyeyi şöyle bir kenara itti. Darbenin etkisiyle Kadriye bir çığlık kopardı. Çığlığı duyan komşular ” eyvah gitti dağ gibi adam” diye düşünerek Kadriyenin çığlığına koştular.

Hasta adam elineki değneğin ucunu yere koyup güç alarak ayağa kalktı. Önce biraz sendeler gibi olduysada hemen toparlandı. Uzun süre aynı şekilde yattığı için üstündeki yatmalık beyaz uzun donları bacaklarına iyice yapışmıştı. Üstündeki entari benzeri beyaz gömlek kendisine neredeyse iki beden büyük görünüyordu.

Kapıya doğru gözlerini dikmiş böylece bekliyordu ki komşular içeri üşüştü. Şaşkın halde içeri gelen komşuları gördüğü falan yoktu hasta adamın. Kadriye, çocukları ve komşuların meraklı bakışları arasında hasta adam kapıya doğru bir iki adım attı.

Odanın tam ortasında kapıyla arasında bir kaç metre bulunan sütuna iyice yanaştı. Bu büyükçe keresteden mevcut olan sütun evin damı çökmesi diye destek olarak tüm yöre evlerinde bulunurdu.

Hasta adam bir anda elindeki değneği bu sütuna doğru var gücüyle savurdu. Karşısında amansız bir düşman varmış gibi değnekle sütunu dövmeye başladı. Kadriye ve diğer herkes şaşkınlıktan küçük dillerini yutmuş birşekilde bu akıllara durgunluk veren hadiseyi izliyordu. Sütuna indirdiği her darbe ile ” bende sana verecek can yok” diye birde nara atıyordu adam.

Bir ara bir kaç komşu olaya müdahele etmek, adamı sakinleştirmek için hamle yapmaya yeltendiyse de sopanın darbeleri ve adamın heybeti karşısında cesaretlerini yitirip izlemekle yetindiler. On, bilemedin onbeş dakika boyunca ölümden dönen adamın, ölüm meleği Azrail ile kavgasını sürdürdü.

Sonunda nefes nefese kaldı ve elinden düştü değnek. Takatsiz ve nefessiz kalan adam önce dizlerinin üstüne çöktü. Ardından sütuna sarılıp oracıkta can verdi. Anlaşılan Azrail her zaman olduğu gibi yine kazanmıştı.

Mevzu bahis hadise takribi 1930 ila 1940 yılları arası cerayan etmiştir. Kundaktaki kız bebek rahmetli babaannem Rahimedir. Babasının, yani hikayenin kahramanın adı Zülfü’dür. Zaten benim ismini bizzat kendisi, kendi babasının hatırasını taşımam için koymuştur. Bu hikaye, hâla o yörede ve bizim ailede hararetle anlatılır.

Anlaşılan o ki dedem Zülfü, bir çeşit beyin iltihabı nedeni ile halüsinasyonlara maruz kalmış ve günlerdir ölüm döşeğinde Azrailin gelmesini beklemiştir. Beyninin kendisine oyun oynadığı, çok sıradışı bir ölümü olmuştur. Kim bilir belki gerçekten Azrail ile kavga etmiştir…

En az 10 karakter gerekli
Tüm Yorumlar (1)
  • Rosanna Mariesdotter

    I read this a few days ago. It really is a unique and amazing story! I was going to leave a comment right away but needed to process the story first in my mind, because it left me very emotional. Many people suffer here, but my thoughts always came back to Kadriye. Not because it all is told from her perspective, I think. It is because of her place in the story that I really feel most for her. And thanks to your skillful way with the pen I can feel all her feelings.

%d blogcu bunu beğendi: