DOLAR 18,4774 -0.01%
EURO 17,8765 0.74%
ALTIN 971,840,94
BITCOIN 3741148,30%
İzmir
21°

PARÇALI BULUTLU

13:01

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

X
Bin Parça Çocuk .
501 okunma

Bin Parça Çocuk .

ABONE OL
Kasım 24, 2020 19:48
Bin Parça Çocuk .
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Okuyacağınız hikaye, tamamen gerçek olaylardan esinlenerek kaleme alınmıştır. İsimler ve yerler hikayenin kahramanlarının isteği üzerine değiştirilmiştir.

Hava çok soğuk. Öyle çok soğuk dediğime bakmayın, gerçekten çok soğuk. Eksi 28 derece. Arş-ı âlâ buza kesmiş. Nefes alırken zorlanıyorum o derece ısırsan bir soğuk. Giydiğim kocaman, kalın elbiseler para etmiyor, kemiklerime, iliklerime kadar üşüyorum. 6 sene olmuş İsveçe geleli ama hala soğuğuna alışamamış tir tir titriyorum otobüsü beklerken. Ne demeye burayı memleket seçmiş insanlar diye geçiriyorum içimden. Senenin 7-8 ayı hava buz gibi. Ocak, Şubat gibi artik hiç çekilir dertten değil bu soğuk . Sonra aklıma burayı memleket tutanların, buraya ilk geldiklerindeki iklim aklıma geldi. O zamanlar hava buralarda ılıman. Şimdiki akdeniz iklimi desem yeridir yani. Otobüs bir türlü gelmiyor. Sokak ağzına kadar insan dolu. İşten, güçten çıkanlan otoparka arabalarına, otobüs duraklarında otobüslere binmek icin bir koşuşturmaca içine düşmüş. Tıpkı  benim gibi diyorum kendi kendime. İşe git, çalış, işi bitir, gel otobüse bin eve git. Çok basit gibi görünen bu döngü sayesinde hayatta kalıyor olmamız gerçeği yüzüme soğuk havadan daha sert çarpıyor.

Durakta biriken insan sayısı daha bir fazla şimdi. Nerede kaldı bu otobüs? Ellerim dondu donacak. Kar yağsa bari… Kırar bu ayazı biraz herhalde. ..

Otobüs yanaşınca hemen bindim. En arkaya doğru  gittim. Hep en arkadaki koltuğa binerim boş ise. Pencere kenarına oturdum. Otobüsün icindeki sıcak biraz rahatlatiyor zangır zangır titreyen bedenimi. Bir durak ötede inen indi, binen bindi. Otobüs hınca hınç insan doldu. Ayakta kalan bir gence gözüme ilişti. Sanki aksıyordu. Emin olamadım. Bir kaç dakika sonra anladım, evet aksıyordu. Bir ayağı, büyük olasılıkla diğerinden kısaydı. Uzun boylu, kıvırcık saçlı ve beyaz tenliydi. Simsiyah kıvırcık saçı ile beyaz teninde bir uyumsuzluk vardı. Simsiyah, büyük gözleri yüzünü dolduruyordu. Boynunun sağ tarafı yanağından göğsüne kadar yanığa benzer bir izle doluydu.Mensup olduğu milleti seçmek harbiden zordu ki ben genelde hemen anlarım böyle şeyleri. Simsiyah gözlerinde zeka parıltısı aradim ama donuk gözler kendini ele vermedi. Yaşı en fazla 18 gibi. Neydi beni bu genç çocuğu bu kadar süzmeye iten anlamadım. Yerimden kalktim ve hemen önümde ayakta duran bu gencin omuzuna dokunarak yer gösterdim. Biraz şaşırdı ama kabul edip aksaya aksaya oturdu gösterdiğim yere. Tesekkür etti kiırok Isvecicesi ile. Başımı salladım. Bir kac durak ötede otobüs boşaldı biraz. Bu sakat gencin yanındaki sandalye boşalınca oturdum. Oturur oturmaz çocuk bana sorarcasına tereddüt içinde  ” selamun aleyküm” dedi. Aleyküm selam dedim, el sıkıştık. Az yanaşın değerli dostlarım size bu şekilde tanıştığım Yusuf’un akıllara durgunluk veren hikayesini anlatacağım.

2006 yılında Israil bir grup askerinin kaçırıldığı iddiası ile ortalığı velveleye verdi. Önce Ürdün ve İranı, ardından Suriyeyi ve son olarak Lübnan’ı suçlayarak ateş  püskürdü. Her zaman olduğu gibi akıl babası ve sermaye ortağı ABD den tam destek alıp 48 saat inçinde  askerlerinin serbest bırakılmasını, aksi taktirde Hizbullah denen terörist örgütün sonuçlarına katlanacağını ilan etti. Lübnan hükümeti kaçırılan Israil askerleri ile bir ilgileri olmadığını idda ederek Israilin bu saldırgan ve nefret dolu tutumundan dolayı kınadığını açıkladı. 48 saatin sonuna gelindiğinde israil orudusu ateş kusmaya başladı Lübnan üstüne. Denizden, havadan ve karadan belirlenmiş noktaları vurdu önce. Lübnan hükümeti bu saldırıyı bekliyor olacaktı  ki şiddetli bir karşılık verdi Israil ordusuna. Iran ve Suriye Hizbullah örgütnünü her zaman olduğu gibi yine desteklemiş ve mühimmat yardımına başlamıştı bile. Ilk şiddetli çalışmalarda 600 e yakın insan canından oldu. Bir Israil klasiği haline geldiği üzre bu ölenlerin çoğu sivildi. Bu sert bombardımanda  sonra Israil, Lübnan’ın yani Hizbullah’ın geri adım atacağını düşünüyordu ama öyle olmadı. Israil beklediğinden çok daha dert bir direnişle karşılaşmış iyice gözü dönmüştü. Öyle ya, varmıyor İsrail’e kafa tutacak yiğit bu Ortadoğu’da?  150 Israil askeri Beyrut sokaklarında tankların içinde  yanarak can verdi. Ikinci dalga ilkinden çok daha sert oldu. Israil Beyrut sokaklarında tanklarını yok eden bir grup Hizbullah askerini tespit etmiş ve peşlerine düşmüştü. Bu grup şehirin dışına kaçarak saklanmaya çalıştıysada başarılı olamadı. Sığındıkları camide öldürüldüler. Israil ordusu camiye sığınan bu grubun üstüne bomba yağdırdığı ve ikisi hariç hepsini öldürdü. Bu cami bombardımanından sağ çıkan iki Hizbullah askeri motorsikletlere binerek Beyrutun 15 km kadar doğusunda ki bir köye geldi. Ama İsrail insansız hava dronlarinin gazabindan kurtulamadı. Dronların yer tespiti neticesinde, Telaviv askeri üssünden kalkan iki savaş uçağı bu köye kısa zamanda yetişip deyim yerindeyse yerle yeksan etti. Tüm köy sanki 10 şiddetinde bir deprem ile sarsılmış ve tek bir ev sağlam kalmamıştı. İşte  Yusuf’un  hikayeside bu köyde, yıkılan bir evin enkazında başladı

Yusuf 11 yaşındaydı o öğlenden sonra. Diğer tüm çocuklar gibi evde kalmıştı o gün. Savaş olduğu için okullar kapanmış ve tüm çocuklar  evde kalmıştı.Annesi ve ablası ile evde tedirgin bir bekleyiş içimdeydiler İsrail uçakları geldiği zaman. Babaları Hizbullahta askerdi, tedirginlikleri de bundandı.Gerçi söz konusu düşman kana susamış İsrail olunca masum olsanıza tedirgin olursunuz.  Babası evin önüne motorsikleti park edip içeri geldiğinde  Yusuf kendini güvende his etti. Sarıldı babasına sımsıkı. Annesi babasını hemen soyup banyoya gönderdi. Yemek yiyeceklerdi. Masa hazırdı. Babası banyodan çıkar çıkmaz ilk titreşimi his ettiler. Uçaklar o kadar alcaktan uçmuştuki evleri başlarına yıkılacakmış gibi oldu. Uçaklar köyün üstünde bir tur atip döndüler ve dönüşleri çok gaddar oldu. Sadece 5 dakika sonra 50 hanelik bu köyden eser kalmamıştı. Tüm evler yıkılmış, her taraf yanıyordu. Yusuf’un üstüne bir duvan çöktü. Ev alev aldı. Duman gözlerini yaktı. Nefesi kesildi bir süre sonra. Gözlerini kapattı. Her şey simyiyah oldu.

O gün gece yarısına kadar moloz altında kaldı Yusuf. Ne bir gören var, ne bir duyan. Bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Bakmak istiyordu ama karanlıkta hic bir şey görmüyordu. Bacağında müthiş bir ağrı vardı ama elini uzatıp kontrol edemiyordu. Hiç bir yerini oynatamadan öylece duruyordu. üstüne devrilen duvardan sadece başı dışarıda kalmıştı. Gece olunca siren seslerini duydu. Yardim nihayet gelmişti. Yusuf sonrasını asla hatırlamadı. Teyzesi anlattı sonra. Yusuf’u enkazdan çıkarıp hasteneye götürdüler. Kaburgalarından ikisi kırılmıştı.Sağ kolu iki yerinden derince kesilmişti. Sol elindeki tüm parmaklar bir çok yerden feci şekilde kırılmıştı. Çıkan yangından dolayı boynunun sağ tarafı ciddi bir şekilde yanmıştı. Şarapnel parçası kafatasını yarmış ve beyninde kalıcı hasara sebep olmuştu. Sağ diz kapakçığı darmadağın dolmuştu üstüne devrilen duvarın etkisiyle. Hayatta kalması tamamen mucizeydi. Ve mucize gerçekleşti. Yusuf tam 45 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra hayata döndü. Her tarafı dikilmiş, yanmış ve harap olmuştu. Yusuf bunları hak edecek ne yapmış olabilirdi diye düşündü ama bir cevap veremedi kendine.Yusuf, 11 yaşında bir çocuğun yapabileceği tüm kötülükleri hayal etti, ama hiç bir kötülük bu başına gelenlerle paraler gitmiyordu. Ailesinin tüm fertleri ölmüştü. Köyü, okulu, köpeği, arkadaşları, evi… her şey yok olup gitmişti.

Israil-Lübnan savaşı bir kaç hafta sonra bitti. Beyrut harabaye döndü. Her iki tarafta mutlak zafer ilan etti. İsrail Ortadoğu’da var olduğundan bu yana ilk kez ciddi bir direniş ile karşılaşmış ve burnu sürtmüştü. Teyzesi Yusuf’u yanına aldı. Beyrut’un fakir semtlerinden birinde kendi evladı gibi iyileşene kadar sahip çıktı ama Yusuf’un vücudu ciddi hasarlar almıştı. Özellikle beynindeki hasar sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. Lübnanda iyileşmesi mümkün değildi. Teyzesi başka bir çare düşündü ve nihayet Almanya’daki akrabaları ile iletişime geçerek Yusufun, Almanyada tedavi edilmesine karar verdiler. Ama bu yolculuk hiç kolay olmayacaktı. Zira vize lazımdı ve vize alabilmeleri için para.Çok pahalı olduğu için vizeden vazgeçip kaçak olarak göndereceklerdi Yusuf’u. Ama o kaçak yol için de paşa lazımdı. Teyzesi sağdan soldan borç topladı, yetmedi Avrupa’daki akrabalarından yardım istedi, yetmedi yardım kuruluşlarından yardım istedi ve gerekli parayı topladıktan sonra Yusufa sahte bir pasaport çıkarmayı başardı. Bir sene sonra Yusuf paramparça vücudu ve derin travmalarıyla birlikte Beyrut uluslarası havaalanında Istanbul uçağına bindi. Istanbulda teyzesi insan kaçakçıları ile buluştuktan sonra Yusufu teslim etti. Bu kacakci sebeke bir Bulgar-Sirp orgnizasyonuydu. Paranın yarısını şimdi diğer yarısını Yusuf Almanyaya yetişince vermek üzere anlaştılar. Teyzesi Yusuf’u bu adamlara bırakıp Beyruta döndü. Yusuf, Istanbulda ucuz bir motelde, kendisi gibi göçmen bir kaç kişiyle kaldı iki gece. Kimi Iraklı, kimi Afgan kimi de Suriyeli.

Iki gün sonra şebekenin liderlerinden biri olan Dimitri ile tanıştı Yusuf. Dimitri, tüm göçmenlerin pasaportlarını alıp bir tekneye bindirdi. Yusuf Ingilizce veya herhangi başka yabancı bir dil bilmiyordu. Sadece kendisi gibi umuda yolculuk eden Arapların ona tercüme ettiği kadarını anlıyor ve itaat ediyordu. Tekne önce Yunanistana, ardından Italyaya geçecekti. Italyadan ise otobüsle Alamanyaya gidilecekti. Ama tekne bir türlü Yunanistana demirliyemedi. Kaptan yönünü karadeniz üzerinden Bulgaristana çevirdi bir kaç gün sonra. Bulgaristana geldiklerinde göçmenlerin çoğu gibi Yusuf da  yorgunluk, açlık ve uykusuzluktan bitap düşmüştü. Şebeke planlarını değiştirmiş direk Bulgaristan’dan bir kamyonun kasasına binilicek ve Almanyaya kadar burada yolculuk edilicekti. Ormanın içinde  küçük bir köyde bir gece kaldılar. Yusuf bu şebekenin bu köylüler ile anlaşması olduğunu anladı.Domuz ahırlarında, domuzlarla beraber yattılar o gece. Dışkı kokusu Yusufu kusturdu bir kac sefer ama sonra alıştı. Sabah kalktıklarında Yusuf hemen sırt çantasını alıp temiz hava almak için ahırdan dışarı çıktı. Teyzesinin tembihlediği  üzere çantasını kontrol etti. Pasaport ve kimliği yerindeydi ama parası gitmişti. 300 euro parası şimdi  yoktu. Bu para ona yolculuk boyunca yetecekti. Panik halinde ahıra koşarak yanında yatanları. Kimsenin bir şeyden haberi yoktu anlaşılan. Yusuf başını ellerinin arasına alarak, kocaman bir çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Ne yapacaktı şimdi parasız taaa Almanyaya kadar ?

Dimitri bağırarak herkesi ahırların dışına çıkardı. Mutlak bir hakimiydi vardı göçmenler üzerinden. Hangi dilde bağırdığını anlamak güçtü. Çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu 40-50 kişilik tamamı erkek olan  grup ahırların önünde sabahın köründe dikilmiş bekliyordu. Yusuf Arapça konuşan bir kaç kişiye parasının çalındığını Dimitriye söylemerine ikna etti. Dimitri, Yusuf’a şöyle bir baktı. Koyu mavi  gözlerini Yusufa sanki kendi parasını kendi çalmış gibi suçlayarak baktı. Sonra Ingilizce bilen Arap gence dönerek bir şeyler söyledi. Dert etme, bir yolunu buluruz. Benim ve şöförün yemeğinden yersin dedi. Yusuf, bu uzun boylu, kel kafalı, geniş omuzlu ve son derece agresif adamdan böyle bir cümle duymayi beklemiyordu. Şaşırdığı kadar sevindi de. Başka da bir şeye ihtiyacı yoktu zaten. Yemek yeterli olacaktı.

Ve yolculuk başladı bir kere daha. 45 insan bir kamyon kasasında, üstü brandayla örtülü bir şekilde, tıpkın Şener Şen’in müthis filminde olduğu gibi yol aldı. Ilk mola yerleri yine bir köydü. Daha dogrusu köyün hemen dışında durdular. Kamyonun kasasından inen göçmenler çantalarından, plastik poşetlerinden yemeklerini çıkartıp yemeye başladılar. Bir kaç tanesi Yusuf ile paylaştı yemeklerini. Hatta bazıları merak etme senle yemeğimizi sonuna kadar paylaşarız diye kücük çocuğu telkin ettiler. Dimitri gür sesilye herkesin kamyona binmesi gerektiğini haykiçırdı.Gece boyunca yol aldılar. Yusuf uykuya yenik düştü diğer bütün herkes gibi. Sabah bir mola daha verdiler. Bu seferki mola yeri bir kasabanın bir kaç km uzağındayı. Dimitri, kesinlikle kimsenin kasabaya girmemesini salık verdi ama bir kaç kişi illa marketten bir kaç eşya almaları gerektiğini söyleyince bir liste yapmalarını söyledi. Bir kaç zaruri ilaç ve kontorlü telefon alınacaktı.Dimitri kasabaya gidip geldi. Bir iki saat dinlenmenin sonunda tekrar yola koyuldular. Sıkıncı bir hale gelmişti yolculuk ve Yusuf iyice endişelenmeye başlamamıştı. Gece çökünce bir mola daha verdiler. Ormanın  içinde karanlıkta kamyonun far lambaları eşliğinde yemeklerini yemeye başladılar ki Bulgar askerlerinin baskınına uğradılar.

En az 100 asker, askeri araçlar ve ağır makineli silahlar ile hepsini yaka paça göz altına aldı Yusuf şaşkınlık ve korkudan iki büklüm olduğu yerde durup olan biteni izledi ta ki sıra ona gelip elleri kelepçelenene kadar. Dimitri bağırıp çağırıp, itirazlar ettiysede askerler bir çırpıda herkesi kamyonun kasasına saman balyaları gibi attı. Bir ilçe karakoluna getirildiler ve karakolun bahçesine projektör lambaları alttında oturtuldular. Başlarında silahlı askerler, öyle sabahladılar. Sabaha karşı bir asker gelip Dimitriyi götürdü içeri. Sabah olduğunda Dimitri, yüzünde çirkin bir sırıtış ile karakolun kapısından çıkageldi. Peşin sıra kapıdan çıkan bir asker Bulgarca bir şeyler söyledi. Diğer askerlere ve askerler çabucak herkesi ayağa kaldırıp tek sıra halinde karakolun bahçesinde dizdi. Teker teker çantalarına, ceplerine baktılar. Paralarına dokunmadılar ama cep telefonu, saat, yüzük ve kolye gibi değerli olan her şeyi aldılar. Yusuf yalvarırcasına baktı karşısındaki askere telefonunu verirken ama Bulgar asker karşısında sanki bir insan değilde bir  heykel varmış gibi soğuk ve hissiz bir şekilde Yusuf’un tek sahip olduğu şeyi cep telefonunu alıp ortada duran büyük kutunun içine attı. İşleri bitince göçmenlerin ellerindeki kelepçeleri çıkardılar. Hoppaa bir daha kamyonun kasasına.Kamyon bir kac saat sonra durdu.

Dimitri herkesi ormanın içinde kamyondan indirip tek sıraya dizdi. Karşılarına gecip belinden silahını çıkardı. Tehditkar bir şekilde önce baştan sona herkesin gözünün içine baktı. “Sizin Almanya yolculuğunuza devam edebilmeniz için karakol komutanına çok büyük rüşvet verdim. Şimdi hepiniz bana 250 euro borçlusunuz. Ödemeyi red eden bir adım ileri çıksın. Bir anda herkesin eli cüzdanına, cebine veya çantasına gitti. Yusuf ve 20 kişi daha oldukları yerde donup kaldılar. Bir tek kuruş parası yoktu ve üstüne üstelik telefonuda gitmişti. Teyzesini arayıp yardım da isteyecek bir iletişim aracı yoktu. Parayı verenler tekrar kamyonun kasasına gönderildiler. Diğerleri, Dimitriye paraları olmadıklarını ve Almanyaya vardıklarında vereceklerini anlatmaya çalıştı. Dimitri tek tek hepsinin isimlerini, adresilerini, telefon numaralarını ve onları bu şebekede veren akrabalarının adres ve telefonlarını yanındaki şöföre yazdırdı. Eğer para Almanya’ya vardıklarında verilmezse varsın hesaplarını kendileri yapsınlardı. Daha önce Arap göçmenler için  tercümanlık yapan bir genç hariç herkesi kamyona gönderdi Dimitri, şöför  dahil. Yusufun ailesin öldüğünü, kimsesiz olduğunu ve parası olmadığını biliyorum. Söyle Yusufa dediklerimi yapsın kendisinden para almayacağım ve yolculuk esnasında tüm ihtiyaçlarını karşılayacağın. Tercümeyi duyunca Yusuf öyle bir rahatladı ki neredeyse Dimitrinin koca cüssesine sarılacaktı. Yolculuk bir kez daha başladı.

Romanya sınırlarına girdikleri gibi durdu kamyon. Dimitri Yusufa yemek verdi, birde fanta. Yusuf günler sonra ilk kez sevinçli ve umutluydu. Yemekten sonra Dimitri bu gece yolculuk yapmayacaklarını, Rumen askerinin gidecekleri güzergahlari bu gece tuttuğunu söyledi. Kimi dışarıda, kimi kamyonun kasasında içinde birer ikişer uykuya daldı göçmenler. Yusuf kamyonun ön tekerleğine yaslanmış bir şekilde uykuya daldı. Dimitri herkes  yatınca gelip Yusuf’u kaldırdı. Yusuf meraklı gözlerle Dimitriye baktı. Dimitri el kol hareketleri ile Yusufun kendisini takip etmsini gösterdi. Yusuf şaşkın bir şekilde etrafına bakındı. Yardım, tercüme ve açıklama bekler gibi sağa sola bakındı ama herkes derin bir uykudaydı ve Dimitri çok ısrarcıydı. Çaresiz  takip etti Dimitriyi çocuk. Ormanın içlerine  doğru gelmişlerdi şimdi ve Dimitri, Yusufun omuzlarında tutarak yere doğdu bastırdı parçalanmış bedenini. Vücudu zaten harap ve zayıf düşmüş olan çocuk dizlerinin üstüne çöktü isteksizce. Neler oluyordu diye anlamaya çalıştı ama hiç bir anlam veremedi. Dimitri fermuarını aşağı indirince Yusuf anladı kendisinden istenileni. İtiraz edecek gibi oldu, Dimitri “ no germanya “ diyerek tehdit etti. O gece Yusuf uyumadı.

Romanyada sınırları içerisinde her 5 gece mola verdiler ve sadece gündüzleri yol aldılar. Ve her mola verdiklerinde Dimitri, Yusufu ya ormana yada en yakın tenha bir yere götürüyordu. Önce bol yemek veriyordu kendisine. Hatta iki sefer teyzesini araması için kendi telefonunu bile kullanmasına izin vermişti. Bir kac kez gece serinliğinde battaniye bile vermişti Yusufa. Karşılığında, çocuktan . Ve her seferinde daha fazla oldu bu faydalanma. Yusuf korku ve utanç içinde bu yaşananın bir kabus olduğuna kendisini inandırmaya çalışıyordu. Çoğu kez bir cocuk olmanın verdiği  masumiyet duygusu ile ne kadar kötü bir sey yapıyor olabilirim ki diye düşünüyordu.Kimi zaman Dimitrinin kendisini ormana götürmesinden sonra acılar icinde kıvranmış bir daha asla gitmeyeceğine kendini inandırmıştı ama çocuktu işte be korku her seferinde galip geliyordu.

Yük kamyonu 6 haftalik yolculuktan sonra Almanyada son molasını verdi. Büyükçe bir hangarı andıran bir yerde kamyondan indirildiler. Şebeke mensupları şimdi 10 kişi kadardı, göcmenleri gidecekleri yerlere göre hangardaki minübüslere bindiriyorlardı 5 er 10 ar. Yusuf bu işi daha önce bir çok sefer yaptıklarını anladı. Sıra kendisine bir türlü gelmedi. Dimitri bir iki saate onları da götüreceklerine dair telkinde bulundu ama kimse gelmedi.Yusuf ve bir kaç kisi öylece hangarın ortasında duruyordu. Her biri farklı bir coğrafya ve medeniyetten gelmişti ve kimse diğerinin dilini bilmiyordu. Anlaşılan Dimitri bu 3 kisiyi burda kaderlerine terk etmişti. Yusuf diğerlerini takip ederek hangardan dışarı çıktı. Gece karanlıktı ve etrafta kendi kaldiklari hangara benzeyen yerlerden başka hiç bir şey yoktu. Geri döndüler ve hangarda sabahladılar. Dışarı çıktıklarında bir sanayi bölgesinde olduklarını anladılar. Bir kaç sokak sonra Alman polisine yakalandılar.

Yusuf yolculuk esnasında başına gelenlerden dolayı utanıyor ve bu utancından dolayı kendisi ile buluşması gereken akrabaları hakkında polise tek kelime etmiyordu. Bir mülteci kampında kaldı üç ay boyunca. Sınır dışı edilmeyi beklerken, kampta tanıştığı iki Lübnanlı genç ile beraber Norveç’e kaçtılar ama kendisinin de bilmediği bir sebepten dolayı İsveçe geldiler. İsveç devleti Yusufa iltica hakkı tanıdı. Koruyucu bir aileye verildi Yusuf. Hasteneye yatırıldı ve bin parça olmuş olan vücudu İsveç’in maharetli doktorları tarafından tamir edildi. Okula başladı bir süre sonra ,İsveççede öğrendi az biraz. Şimdi hâla İsveç’te hayatına devam etmekte Yusuf. Hayat devam ediyordu evet, ama ailesi öldürülmüştü, okulu yıkılmıştı, köpeği öldürülmüştü yetmemişti tüm vücudu büyük hasar almıştı, yetmemişti insanlıktan nasibini almamış bir insan müsveddesi tarafından ırzınada geçilmişti. Bir çocuk -hangi milletten olursa olsun, hangi savaşın içinde doğmuş olursa olsun, hangi coğrafyada yaşıyor olursa olsun, mensubu olduğu kabile, aile, devlet ve örgüt ne suçlar işlemiş olursa olsun-  bu yaşadıklarını hak etmiyordu. Dünya göç komitesinin son verilerine göre şu anda  dünya üzerinde 16 milyon insan aktif göç halinde…

En az 10 karakter gerekli
Tüm Yorumlar (10)
%d blogcu bunu beğendi: